May 12th, 2012

6 ay geçse de sana dönmez bazen. Sen hiç çarşamba günü yaşamamış olabilirsin. Kocaman bi çarşamba gününü onun sana bakması için hayatından silmiş olabilirsin. O yine de arkasını dönmez işte. O kadar.

May 3rd, 2012
[Flash 9 is required to listen to audio.]

Doğrusu süpriz mi yoksa sürpriz mi bir türlü öğrenemedim. ¨Sürpriz¨doğru olmasın istiyorum. O ilk ¨r¨ harfi gayri samimi. Gerçi zaten süpriz de can sıkıcı bi şey.

Süpriz yapmak için süpriz yapacağını inceden çaktırmazsan, o süpriz tersine dönüp at çiftesi gibi midene oturuverir. Sırf o eve geldiğinde ağzını yanlara doğru 2 milim uzatsın diye yaptığın yemekler vardır mesela. Kurur tencerenin içinde. Lapa olmasın diye karşısında taklalar attığın pilav bırak lapa olmayı, zavallının ruhu çekilir. Pirinçler tek tek ayaklanıp gidecek kadar emekli asker görünümü alır. Sonra o kuru pilavı bi kap yoğurtla oturur yersin. Tek başına. Şanslıysan bi kedi vardır.

En sevdiği pastadan aldın mı hiç? Meyveleri broşürde olduğu kadar canlı ve kokulu. Sonra işte bozulmasın diye dolaba atarsın. O meyveler orda donar, büzüşür, solar. Sırf süprizden haberi olmadığı için, başka bi nedeni yok. Sonra o buz gibi buruşuk pastayı, televizyon karşısında çatalını tabağa sürte sürte yersin. Tek başına. Herkesin kedisi yoktur belki.

Ne pasta ne de pilav, ikisi de notlar kadar can yakmaz. İlkokul öğretmenini sevinçten ağlatacak kadar güzel bi el yazısıyla hazırladığın o notlar eve geldiğinde seni bekliyor olur mesela. Çünkü senden önce gelmesi gereken her kimse, çok başka yerlerdedir. Kapıcıyı kaçırıp, ¨1 ekmek¨ yazıp kapıya tekrar tekrar yapıştırdığın için yamuk yumuk olan post-it kadar anlamlıdır o sevgi sözcükleriyle dolup taşan post-it. Kapıya ve evin muhtelif yerlerine bi boka yarayacağını sanıp yapıştırdığın post-it’leri geri toplamak var bi de. Hani böyle yemek masası sohbetinde tam birine verecek güzel bir cevabın vardır da tam ağzında lokma varken konuşmaya çalıştığın için boğazına kaçar ya… Post-it’ler boğazına kaçar öyle. Sonra hepsini toplayıp, o geldiğinde kendini kötü hissetsin diye topluca göz önünde bir yere koyarsın. Her seferinde unutulur işte onun gözünün önüyle seninki bir mi? Tek başına oturduğun koltuğun önündeki sehpaya koyarsın notları. Şanslıysan kedi gelip köşelerini ısırır. 

Yani kısaca süpriz yapmak boğazına bi şey kaçması gibidir. Ama herhangi bir şey değil. Kendi tükürüğünün boğazına kaçması. Çünkü surat asmak istesen de ¨ben nerden bilebilirdim¨ diyip kıran kırana bir güreş maçından pehlivana dönüşerek kaçabilir. O yağlı vücuduyla koşarken fark edersin ki, süprizinin boşa gitmesi o kadar da önemli değil. Sadece o eve gelmedi. O başka bi yerde ve sen evde yalnızsın. Şanslıysan kedi de camda oturur. 

Yani kedinin de kumunu temizlemek lazım neticede.

Pilli Bebek - Eylül Akşamı

April 11th, 2012
[Flash 9 is required to listen to audio.]

Deniz çok yalancıdır. Kimseden bahsetmiyorum. Gerçekten denizden bahsediyorum. Deniz insanı kandırır. Sonsuzmuş gibi gelir. Hiç bilemeyeceğin bir yere uzanıyormuş gibi. Halbuki deniz biter. Ne kadar büyük olsa da, sonuna kadar bi çırpıda koşamasan da, denizin sonu gelir. Ve deniz gün doğarken o kadar sakindir ki, üzerine basılmamış kar gibi. O kadar dokunmaya kıyamazsın. Karşı da koyamazsın. Sabah denizi insanın içine işler. Deniz seni taşır. Deniz seni sarar. Yaralarını iyileştirir. Sen öyle sanırsın yani. Deniz sararken soğutur seni. Ve yaraların yanar, sızlar. Hani çocukken güneş ışığını büyüteçle kırıp sinek yakardık ya, deniz büyüteç olur. Yakar. Ve sen onun o sakin görünüşüne aldanıp açtığın zaman yelkeni, öğlene doğru, alabora eder tekneni. Gün batarken o parıltıya güvenip girdin mi hiç denize? Ve ne kadar üşüdün esen rüzgarda?

Deniz yalancıdır. Yutar adamı. Ve göz göre göre, başına gelecekleri bile bile, denize gidersin. Kumsalda çıplak ayakla attığın her adımda ya sıcaktan tabanların yanar ya da denizin taşıdığı ot çöp ayağına batar. Daha az canın yanar diye düşünüp koşarsın. Denize doğru. Ve kış gelir bi gün. Deniz biter.

Ve bazı adamlar var, denizden bile çok kandırırlar seni. Ruhun duymaz.

Buzlar eridi. Rakı ısındı. Kavun kalmadı. Hadi sallana sallana gidelim burdan artık.

Timur Selçuk - Beni Kör Kuyularda Merdivensiz Bıraktın

February 25th, 2012

kim
Asketh - Anonymous

ben

December 28th, 2011
[Flash 9 is required to listen to audio.]

Büyükler vardır ya, çok bilen, görmüş geçirmiş… Bizimkiler en büyük. En çok onlar bilir. En çok onlar görmüş. Eminim bundan. 

Aşktan yakalanılan hastalığa “ince hastalık” diyen bizimkiler. Ancak en büyükler bu kadar ince düşünür bence.

O hastalık, aşkın sebep olduğu, o kadar ince bir hastalıktır ki, kıldan ince kılıçtan keskin olan o köprünün üstündeyken bile insana ince bir patikadaymış gibi hisettirir. 

Çok ince hastalıktır. İnceden bir kalp çarpıntısıyla başlar. Yanaklar kızarır ince ince. Öyle paldır küldür değil, incecik düşündürür. Çok ince hesaplar yaptırır. Çarpanlara ayırırken eksilere dikkat etmek kapkalın bi hesap olur yanında. 

İnce hastalık, bir kadına incecik hamur açtırır. Arkasına koyulan karınca duasını okutacak kadar ince bir baklava hamuru. O adam baklave seviyorsa mesela…

Aşk insanı ince ince korkutur. Korkulan şey tam olarak “yarın”dır. Onsuz geçme ihtimali olan öcü yarın. Korkmamak mümkün mü?

İnce bir mide bulantısıyla gelir iyice ince hastalık. Yerleşir. O mide bulantısı geçmez. Kağıt gibi olur, buruşur zavallı mide. İnce ince uyuşur önce şakaklar, sonra koltukaltları, sonra eller, ayaklar ve en son bacaklar. İncecik bir ses gelir kulağına. Tansiyonun o kadar ince bir ses çıkarır çünkü o irtifada. Kalbinin etrafına incecik misinalar dolanır, paramparça ederler. Çocukken babanla balık tutmaya gittiğinde elini keser diye dokunamadığın ince misina var ya zar zor gözüken, o işte. Ve kaburgaların da o kadar incelir ki hastalıktan, aldığın her nefeste ciğerlerini keser. Acına bir de o eklenmesin diye ufacık nefesler alırsın. 

O ince hastalık insanı ince ince değiştirir. Onun sevdiği yemeği severek başlarsın. Aynı anda nefes alıp verebilmek için nefesini tutarsın mesela. Onun ciğerleri büyüktür belki, nefes alması senden uzun sürüyordur. Sen beklersin ona yetişebilmek için. Adımları senden küçükse mesela, yavaş yavaş yürürsün sıkılsan bile. O geride kalmasın yeter. Yanında olsun. Tam hizanda. 

İnce hastalığın incecik bir kağıt kesiğinden farkı bıraktığı izdir. Kağıt kesiği de o kadar beklenmedik, o kadar arsız, o kadar pistir de en azından haddini bilir, çeker gider. İz bırakmaz. İnce hastalık da geçer elbet ama işte adı gibi ince bir iz bırakır. Suratının tam ortasına. Sağ üstten sol alta uzanan bir ince çizgi. Ne yaparsan yap, kapanmaz o iz. Herkes görür. Gören kaçar gider. İzin ve sen kalırsınız öyle. 

Tabi bi de o izle yapıştırdığın koca kesiğin içindeki O. 

Ütü yapmam gerek. Ütü bir tek ütüye benziyor çünkü.

Mirah - Special Death

December 12th, 2011
Biz böyle uyuyormuşuz kediyle. Ve biz uyurken sessizce fotoğraf çekmiş. Hala bi papatyanın yapraklarını yolarım sevip sevmediğini öğrenebilmek için ama yazık. Tek sevdiğim çiçeği de heba etmek olmaz.

Biz böyle uyuyormuşuz kediyle. Ve biz uyurken sessizce fotoğraf çekmiş. Hala bi papatyanın yapraklarını yolarım sevip sevmediğini öğrenebilmek için ama yazık. Tek sevdiğim çiçeği de heba etmek olmaz.

December 8th, 2011
[Flash 9 is required to listen to audio.]

Uykumu işimden gücümden, yemekten, sokaktan, sudan, yoğurttan daha çok severim. Hatta bu hayatta en çok uykumu severdim. Artık uykumu bile senden çok sevemiyorum. Uykumu bırakıyorum kenara, sana yumurtayı tam kıvamında haşlarken çayı da zamanında demleyebilmek için. 

Dünyanın en güzel çikolatası Kinder’in yumurtasıdır. Ve ben torbalarca oyuncak biriktirdim. O çikolatayı ısırmadan eriterek yemek, ikinci yarısına geçmeden önce oyuncağını yapıp bitirmek en büyük keyfimdi. Asla paylaşmadığım o inanılmaz yumurta çikolatayı kırıp, büyük parçasını sana verecek kadar çok seviyorum seni. Oyuncağını sana yaptırmaktan bahsetmiyorum bile. 

Adını duyunca bile büyük bir züppelikle ortamı terk ettiğim o uzaylı filmleri var ya, hani şu uzaylıların hep iğrenç sıvılarla dolu dev böcekler oldukları, hepsinin adını öğrendim. Sen onları seviyorsun diye imdb’yi açıp bir bir seçmeye çalışıyorum. Başka türlü boynumuzu kırma tehlikeleri atlatarak laptop’ın çük kadar ekranından film izleyemiyoruz çünkü. Yeter ki film izleyelim birlikte. 

Ve inanabiliyor musun, bu bahsettiklerim kadar beni mutlu eden az şey var şimdi.

Sen beni içinden gelip ıslak ıslak öpmesen de ya da ne bileyim sokakta yürürken elimi sıkı sıkı tutmasan da (ben küçükken elim sıkı tutulmadığında kaybolurum diye korkardım ve bu yaşımda hala aynı huzursuzluğu yaşarım) ben yumuşak ve şişkin yastığı sana verip tahta gibi yastıkla uyurum. 

Sen babanın ne iş yaptığını bana söylemeyecek kadar uzak olsan da mesela ben televizyonun karşısından kalkar sana mandalina suyu sıkarım. 

Ben gidiyorum diye senin içinde bi izmarit bile yere düşmüyorsa da ben, oyun oynarken rahatını bozma diye sana sigaranı içiririm. 

Burdan bakınca gözükenlere huysuzlanıyorum. Sen taaa ordan benim gördüğümü göremezsin, farkındayım. 

Bilmem ki belki de çocuklarını sadece onlar uyurken sevebilen babalar gibisindir. 

Bilmiyorum belki çok canın yanmıştır birini sevince. Korkuyosundur. Belki seviyosundur. Belki gitmemi istemiyosundur. Belki terk etmemden korkuyosundur. 

Ama işte bilmem ki. Ve o bilmemek, çok yüksekten gözü kapalı atlamak gibi. Aşağıda ılık ve derin bi deniz mi var yoksa çirkin çakıllı bi beton mu bilmeden hızla aşağı düşmek gibi. Aslında metafor olsun diye demiyordum. Hani arabayla hızla bi yokuş inerken tam kalbinin orda garip bi şey hissedersin ya, düşerken de olur o işte. Ve gariptir, bilmediğinde de aynı şeyi hissediyosun tam olarak. 

Her evde bir buzdolabı olması kadar basit benim seni sevmem aslında. Şortla kaydıraktan kayarken çıkan gıcır gıcır ses kadar basit. Salıncakla sallanırken kim daha uzağa atlayacak yarışını hatırlıyo musun? Onun kadar basit. Su kaynadıktan sonra 3. dakikada rafadan 5. dakikada pişmiş olan yumurta kadar net. Ama işte senin beni sevmen çay demlemem gibi. Ne kadar çay koymam gerek, ne kadar su koymam gerek, ne kadar beklemem gerek asla bilemem. 

Düşmekten nefesim kesiliyor benim aslında ama bal kaymağın tadını beğeniyorsun ya, çocuğu ilkokula başlayan anneler gibi oluyorum. Dolaptaki biranı getirdiğimde daha da yayılıyorsun ya koltuğa, yüzbinlerin karşısında efsanevi bi konser veriyorum sanki. 

Bi kere ben yanında uyurken üstümü örtmüştün ya, beni seviyor musun sen şimdi?

Az önce kedi kaka yaptı ve o kadar kötü kokuyor ki, o benzetmelerin hepsini şakacıktan yaptığımı hatırladım. Yumurtasız çaysız, çok izmaritsiz, sorgusuz sualsiz, metaforsuz, abartısız, dümdüz, apaçık seviyorum seni. Çok normal seviyorum. Tereyağsız ve zeytinyağlı. Tam sevdiğin gibi. Güllaç.

Fink - Yesterday Was Hard On All Of Us

November 27th, 2011
[Flash 9 is required to listen to audio.]

“Uzatma istersen Lols.” 

Uzatmak istiyordum ben aslında. Hep o kadar kısa kestim ki, bir arpa boyu yolun kilometrelerce uzun olduğunu sandım sırf bu yüzden. 

Uzatacak hiçbir şey kalmadı. Uzanacak koltuğunu da değiştirdin zaten. Yenisi çok sert, insanın yatası gelmiyor. 

Carina Round - For Everything a Reason

October 24th, 2011
[Flash 9 is required to listen to audio.]

Zor tabi. Uçak firmaları da kutulara üstünde çirkin, kırılmış, kırmızı bir kadeh olan yapıştırmalar yapıştırıyor. Yine de, okunuşu bir Türk için tam bir kabus olan “fragile” kelimesiyle tarif edilen şeyler, her zaman sağlam ulaşmıyor elimize. Kırılmasından rahatsızlık duyacağımız bu şeyler genelde maddi bazen de manevi olarak çok değerlidir. Bu kadar önemli bir şeye sahipsen, zarar görme ihtimalinin getirdiğin strese katlanmaya mahkumsun. Bedel ödemen gerekiyor. Fazla bagaj ücreti gibi mesela. Ve ben o gevşek benzetmeye başvurup kırılan şeyin “kalp” olabileceğini iddia etmeyeceğim. O kadar sulu biri değilim. Hem ben kalbin kıça benzemediğini de biliyorum. Biyoloji derslerinin bu işe yaradığını söyleyebilirim. Çok kalp kestim. Kırılanlarıyla da karşılaşmadım değil. Buz tutmuşlardı. O yüzden kırıldılar. Göğsümün orta yerine yumruk atan bir adamın kalbi muhtemelen buz tutmuştur değil mi? Öyle olmasa belki bir parça üzülürdüm. Emin olamıyorum. Ayrıca neden aşk meşk işlerini kalbe bağladıklarını da anlayabilmiş değilim. Aşık olunca midemiz ve akciğerlerimizle hissetmiyor muyuz? Ben mi garibim?

Ben kırılabilen insanlardan bahsetmek istemiştim aslında. Evet o dünyanın en güzel insanları var ya sadece tek bir kişiye görünebilen, onlar kırılıyorlar. Seninki, benimki, onunki, hepsi farklı insanlar. Tek ortak noktaları manevi değerlerinin hayli yüksek olması ve evet çok kırılgan olmaları. Tül gibi ince kadehler ya da el yapımı Murano bibloları gibi büyük bir dikkatle taşınmalı ve saklanmalılar. Biz, yani ben, yani sen çok dikkat etsek de o kırılabilen insanlara, başkaları etmiyor işte. Onların kırılganlığı yalnız bize gözüktüğünden olacak, yükseklerden bırakıyorlar. Alınlarına yapıştırmalar mı yapıştırsak? Ne yapsak? Baloncuklu plastiklere saramayız ondan eminim. Çünkü o baloncuklara karşı bu dünyada zaafı olmayan kimse yoktur. Patlatırlar. Patlatırım. 

Kırılabilen insanların kulaklarına da fısıldasak, yüzlerine karşı bağırsak da anlamazlar kırılabildiklerini. Kendileri bile bilmezler yani. Hatta sanırlar ki, yastıklarla kaplılar. Hep yumuşacık inişler yaparlar. Yumuşatıcı reklamlarında çarşaf tomarlarına bırakılan şişeler gibi. Fark etmezler, o şişeler yavaş çekimde iner aşağı. Kendilerini kırılmaz bilip duvardan duvara vururlar. Kimse kırılmaz sanıp bizi, yani beni, yani seni, savururlar ordan oraya. Bilmezler ki bizim de, yani benim, yani senin, kırıldığımızı görenler vardır. Ya da bazen ben, hep senin yüzünden kırılırım. Tam orta yerimden. 

Ben kalpleri kadehlere benzetmediğim gibi adamları ve kadınları da porselen tabaklara benzetmiyorum. İnsanlar gerçekten kırılıyorlar ve batıyorlar. Yani mideme o güzel adamın kırıkları batmıyorsa hissettiğim şey nedir?

Cake - Mexico

October 17th, 2011
[Flash 9 is required to listen to audio.]

Bir sonbahar akşamı, bütün gün hiç güneş görmemişken ve hava saat 6’da kararmışken eve geliyorsun. Bulabildiğin en loş ışığı yakıp, cama en yakın koltuğa oturuyorsun. Yağmur yağıyor. En sefili ama yağmurların. Islanmıyormuş gibi yapamadığın ve donuna kadar ıslanamadığın yağmurdan yağıyor. Dekor gibi. Yalnız başına kutladığın doğum gününü romantik ve hüzün dolu bir filmin karesi yapmak için gerekli son aksesuar. Sigara içer misin? İçiyorsan yak bir tane. Gözlerinin önünden yükselen duman önemli. O kadar siyah beyaz ki bu doğum günü, pastanın neli olduğunu anlamak mümkün değil. Ve sigaranın dumanı belki biraz hareketlendirir çıt çıkmayan o odayı. Çıt. Lazım ondan biraz. Ve mutsuzluktan ağlayamadığın o doğum gününde sana yardım edecek şey müzik. Aç. Açtın mı? Güzel. En üzgünü, göz yaşı bol olanı. Bir doğum gününde tek başınaysan, elinde paketi açılmamış hediyelerin, içi satırlarca yazıyla dolu doğum günü kartların varsa, onlarla ne yapacağını hiç bilmiyorsan, mutsuzluktan ağlamayı bile beceremiyorsan, miden bulanıyorsa ve çok yalnız kutladığın doğum günü senin değil de onunsa, gel yanıma. Pastalarının mumlarını karşılıklı üfler, onlara söyleyemediklerimizi birbirimize söyleriz. Onun doğum gününü tek başına kutlamadıysan eğer, bu hayatta çektiğin acılardan bahsetme. Çok Yüce İsa’nın avuç içlerine çakılan o çivilerden alnının ortasına bir gecede kaç tane çaktırabilirsin?

Norah Jones - Painter Song